Tarihinde 21 Nisan 2010 Vedat Çakmak tarafından yazıldı
Üniversitede verdiğim “İnternet Gazeteciliği” dersinin ilk gününde, öğrencilerime şöyle bir bilgi veririm: “İlk televizyon cihazını, üniversite yurduna yerleştiğim gün, yurt kantininde gördüm.”
Öğrencilerim, ertesi hafta etrafımı sarar ve çocukluğumuzda neler yaptığımızı sorar. Yani televizyon seyretmeden, çizgi film izlemeden?
Keza, çocukluğumu geçirdiğim evimizde ilk telefonu, on beş yaşındayken gördüğümü, daha sonra kendi evime bağlattığım telefonun ilk müracaatını üniversitede iken (1974) yaptığımı ve telefonbağlanma sıramın 1985′te geldiğini anlatırım.Kahkahalar yükselir!
İnternet, topluma açık bir ağ haline geldiğinden beri, topu topu beş bin gün geçti. Benim doğduğumdan beri geçirdiğim gün sayısı, yaklaşık yirmi bin gün. Son beş bin günde bilinçlenenlere, kolaysa ondan önceki beş bin günleri anlatın.
Bu sene üniversiteye başlayan öğrencilere, “Sovyetler Birliği”nden bahsederseniz, boş gözlerle bakıyor olabilirler. “Berlin Duvarı” deyimi de bir şey ifade etmeyebilir. Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu Başkanı Daniel Cohn-Bendit, onlar için bir parlamenterdir. “Kızıl Dany” diye hatırlatırsanız, ancak bazıları, onlar da çok meraklı olanlar, bir şeyler hatırlar ama o kadar. “Vietnam Savaşı” da onlar için Amerikan dizilerindeki “veteran”ların psikolojik sorunlarının kaynağıdır.
Bu öğrenciler, bunları bilmemekte çok haklılar? O kadar çok bilgiyle karşı karşıyalar ki, hangi bilginin ne değer taşıdığını ölçemiyorlar. Aslında bizler suçluyuz, bu beş bin günün getireceklerini önceden ölçüp, eğitim sistemimizi ona uyarlamayı beceremediğimiz için.
Beş bin gün önce, bu beş bin günün sonunda neler olacağını anlatsanız, kimse inanmazdı. O sıralarda bilgi teknolojileri yayıncılığı yapıyordum ve yakın çevremdeki insanlar için, “saçma sapan fikirleri olan biri” idim. “Wikipedia” diye bir ansiklopedi olacağını söyleseniz, şöyle beylik laflar duyardınız: “Olmaz, sen sistemi anlamıyorsun, böyle bir ekonomik model yoktur, ücretsiz emek ve ücretsiz bilgi paylaşımı olmaz, mümkün değil, hayal görüyorsun!” Beş bin günün sonundayız ve “ağ” dediğimiz büyük makine ile ilgili ilginç bazı bilgiler: Bu makine, insanlık tarihinde yaptığımız en iyi makine.beş bin günde, bir kere bile arıza yapmadı.
• Bugün, bu makinede günde yüz milyar “tıklama” yapılıyor
• Makinedeki web sayfaları arasında, elli beş trilyon bilgi
bağlantısı var.
• Makinede saniyede iki milyon mektup dolaşıyor.
• Saniyede yedi tera bit bilgi akıyor.
• Makinede iki yüz elli beş eksa bit bilgi saklama alanı
var.
• Bu makine, dünyanın elektrik gücünün yüzde beşini
kullanıyor.
Internet çağının başında, makineyi, “bilgisayarlar arası ağ” olarak tanımladık. Sonra bu, “web sayfaları arasında ağ” haline dönüştü. Şimdi ise, “veriler arası ağ” kavramına geldik.
Bu noktada, bilgi paylaşımının tarihine dönmek istiyorum. “İskenderiye Kütüphanesi”, insanlık tarihinde çok önemli bir nokta. İki bin üç yüz yıl kadar önce, bir tarafta, bilgiyi herkesle paylaşmak isteyenler vardı, öbür tarafta bilgiyi yok etmek isteyenler. 2003 yılında İskenderiye Kütüphanesi, UNESCO’nun desteği ile yeniden açıldı. Aşağıda vereceğim bilgileri, açılış nedeniyle İskenderiye Kütüphanesi’ne davet edilen Umberto Eco’nun konuşmasından aldım. Siz de okuyabilirsiniz: “weekly.ahram.org.eg/2003/665/bo3.htm“.
Şunları anlatıyor Umberto Eco: “İnsanlık olarak ilk kullandığımız bellek, insan beyni idi. Daha sonra “mineral bellek” kullanmaya başladık, kil tabletler ve obeliskler üzerine yazarak. Bilahare, bitkisel belleke geçiş yaptık, papirüs yaprakları ve kağıt ile. İlginçtir, binlerce yıl I sonra geriye dönüp, tekrar “mineral bellek” kullanmaya başladık, bu kez silikon ve germanyum ile.
Eflatun’un Phaedrus’ta yazdıklarına göre, yazıyı bulan mucit Teut, buluşunu Firavun Tamus’a sunduğunda, Firavun, insanların unutma ihtimaline karşı böyle benzersiz bir tekniği geliştirmesi nedeniyle onu kutlar. Ancak, Tamus, çok da memnun değildir ve şöyle der: “Benim becerikli Teut’um, bellek, sürekli eğitim ile canlı tutulması gereken büyük bir armağan. Senin buluşunla insanlar, artık belleklerini eğitmek zorunda kalmayacak. Bir şeyleri, içsel çaba ile değil, dışsal bir araç sayesinde hatırlayacaklar”.
Gelecek beş bin gün, bizde Teut’un buluşunun yarattığı içsellik/dışsallık ikilemini, çok daha büyük oranda yaratacak. Bağlandığımız an (ne kadar da bir “yirminci yüzyıl deyimi” oldu!), makine, bizim kim olduğumuzu ve ne gibi özelliklere sahip olduğumuzu bilecek. “Saydam” olmamız gerekecek.
İnternetin ilk on yılında hakim olan “değerli olanlar kopİnternetin ilk on yılında hakim olan “değerli olanlar kopyalanamaz olacak, diğerleri kopyalanabilecektir” kavramı, ciddi bir şekilde çöktü. Gelecek beş bin günde, her şey, “kopyalanabilir” olacak ve bilginin paylaşılması üzerindeki “Gülün Adı” ambargoları sona erecek. Bambaşka bir kültür oluşacak, dünyanın her tarafında. Bilgisayarcılar arasında yaygın bir deyim olan “data-hiding” (veri saklama) unutulacak. Saint Simon’un “ütopya” kavramını bile aşan bir gelişme bu. Martin Luther ve Calvin’den bu yana kurulan sistemin yeniden yapılanmasının eşiğindeyiz. Belki de, yaşanmakta olan global krizin nedenleri arkasında bu yatmakta. Ünlü ekonomist Roubini’nin verdiği mesajlar da bu yönde.
Singularity Üniversitesi’nin rektörü Ray Kurzweil, üniversitenin kuruluş amacını, şu sözlerle açıklıyor: “Şimdi, sağlık, nanoteknoloji ve suni zeka gibi çeşitli alanlarda, bilişim teknolojisinin geometrik (üssel) çizgisinin dik bölümündeyiz. İnsanlık, sadece bu hızlanan teknolojilerle, enerji, çevre, hastalık ve yoksulluk gibi alanlara çareler bulabilir. Disiplinler arası öğrenmeye odaklanan Singularity üniversitesi, benzeri olmayan yaratıcı ve verimli bir geleceğin dünyası için liderlere sahip çıkmaya hazırlanıyor”.
İnanılmaz bir değişiminin sembolü olan “Siyah Başkan” Barack Obama olgusu da, başka değişimlerin sinyali olabilir. Gelecek beş bin gün içinde, Afrikalılar da dahil olmak üzere tüm insanlık, makineye, tam zamanlı bağlı olacak. İnsanlığın bütün bilgileri, bütün insanlara açık olacak. “Telif” ve “patent” kavramları, başladıkları on dokuzuncu yüzyıla geri dönecek ve orada tarih olacak. Jenerik ilaçlar, pahalı AIDS tedavisini alamayan yoksul Afrikalılara can getiriyor olacak. İnsanlığın yarattığı tüm değerler, sayısal ortamda diğer insanlarla paylaşılıyor olacak.
“Web 3.0″ gelmekte. Bundan sonraki her gelişme, eskiden alışık olduğumuz gibi doğrusal değil, üssel bir çizgide olacak. Bunu iyi kavrayanlar, gelişimin de öncüleri olacak.