Arşiv | Mayıs, 2010

TELİF HAKLARI VE PATENT

Tarihinde 17 Mayıs 2010 Uğur Bilgen tarafından yazıldı

“Telif Hakları” zekasını ve analitik düşünme yetisini mesleği gereği ya da şahsi amaçlarına erişmekte kullanan kişilerin emeklerinin, bir nevi yansıması olarak ortaya çıkan ürünlerinin mülkiyet haklarına sadık kalmak koşulu ile, kişilerin üretim ve tüketim koşullarını ve bunlarla ilgili davranışlarını belirleyen kanunların bir parçası olarak addedilebilir. Günümüzde sanatın her dalında (müzik, resim, edebiyat, tiyatro, sinema ve türevleri) telif haklarından bahsetmek mümkün olmakla birlikte, patentler, endüstriyel tasarımlar, markalar da telif hakları gibi mülkiyet hakları çerçevesi içerisinde etüd edilmektedir.

Son on yıllık zaman süreci içerisinde, teknolojinin getirilerine dayanarak izlenilen politika sonucu giderek yaygınlaşmaya başlayan elektronik dergiler, web sayfaları ve endüstriyel birçok tasarımın telif hakları başlığı altında irdelenmeye başlanması, bu konuyu sonuca bağlanması zor bir duruma sürüklemiştir. Bunun nedeni olarak, telif haklarına ilişkin paydaş kesimin gitgide artış içerisinde olmasını gösterebiliriz. Genellikle, kulağa ve göze hitap eden birçok ürünün paydaşlarından bazıları : okuyucular, izleyiciler, dinleyiciler, yapımcılar, yazarlar, müzisyenler, yazılım uzmanları gibi, telif hakkı kanununun tatbik edilmesinden yükümlü idari ve adli makamlar, telif haklarına ilişkin politikanın gidişatını çizen uluslarası kuruluşlar şeklindedir.

Patent ise, telif hakları gibi entelektüel mülkiyet hakları kapsamında değerlendirilmektedir. Mücitlerin, gereksinmelerin sonucu olarak yarattıkları icatların haklarını koruma altına almak adına, gerekli yasal düzenlemeler ortaya konmuştur. Bu düzenlemeler, buluş sahibinin söz konusu ürününü kısıtlı bir zaman aralığında üretme, kullanma, satma veya ihlal etme babında tekel olma ve monopolleşme hakkını onlara sunar. Buluşun tesçillenmesi şeklinde de niteleyebiliriz. Burada asıl parmak basılması ve üzerinde kafa yorulması gereken nokta, patent’in ne olup ne olmadığıdır. Yani, bir buluşun patent ile aidiyet kazanabilmesi için taşıması gereken vasıf ve keyfiyetlerin neler olması gerektiğidir.

Telif hakkı, belli parçaları biraraya getirerek orjinale yakın ürünler sunan (besteci, yazar, ressam vb) zatların belirlenmiş bir süreç içinde kanunlar hükmünde maddi ve manevi hakları olarak tanımlanabilir. Bir nevi, plagiarism’i meşru hale getirmek için ödenmesi gereken sus payıda diyebiliriz. Telif hakkının söz konusu olabilmesi için ortada bir eserin bulunması gerekir. Yani, eser dediğimizde aklımıza gelen objektif (somut olması, kafada ki bir firkin telif hakkı alınamaz) , subjektif (sahibinin özelliklerini taşıyabilmesi, bir adam standart bardak formunda yüzlerce bardak üretebilir ama bu bardakların eser olarak ifade edilebilmesi mümkün değildir, ta ki bardağı üreten zat heykeltraş vasfına sahip olana kadar) ve iktisadi bir değere sahip olan bir ürün şeklindedir. Telif hakkı dendiği zaman bireylerin üzerinde yoğunlaştığı inanış, bir yanılsamadan ibaret olan fikirlerin koruma altına alındığı şeklindedir. Aslında, telif hakkı fikirlerden ziyade, fikirlerin ve düşüncelerin ifade ediliş biçimini ve kendine özgü gerçekçiliğini koruma altına almak şeklinde algılanabilir. Telif hakları, kişisel ve toplumsal dinamikler kapsamında belirli gayelere hizmet etme amacı gütmektedir. Kişisel bakış açısı, özgün ürün sahiplerini telif hakları başlığı altında mükafatlandırmak ve yapılan devinimin devamını sağlamaktır. Toplumsal bakış açısı ise, yaratılan bu orjinal sıfatı altındaki eserlerin toplumdaki bireylerin kullanımına ve yararına hizmet eder bir kalıba sokmaktır. Bu kanun, üretilen eserlerin korunup korunmaması babında bir belirteç görevi görür ve kullanıcı ve ürün sahipleri arasında bir balans kurarak bu bireylerin eser üzerinde nasıl bir hakka sahip olduklarını şekillendirir.

Fikir ve Sanat Eserleri yasasının 1/B maddesinde geçen, “Sahibinin husisiyetini taşıyan ve ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsulleri eser olarak ifade edilir” cümlesinde dimağımıza gelen birçok ürünün (bina, otomobil, mücevher, bilgisayar yazılımı ve türevleri) telif hakkı yasasına mutabık olduğunu görürüz. Bu kanun kapsamında, ürünü kamunun kullanımına sunmak, ürün içerisinde ve üzerinde orjinalliğini ve özgünlüğünü olumlu ve olumsuz anlamda bir etkiye maruz bırakacak şekilde değişiklikler yapılmasını men etmek, ürünün küçük düşürücü şekilde bazı organlarda ele alınmasına sekte vurmak gibi haklar, ürün sahibinin manevi haklarından birkaçıdır. Ürünün çoğaltılması ve kopyalanması, halkın kullanımı için uygun ortamın sağlanması, basın yayın organları(özellikle internet) aracılığıyla yayılması, kiralanması gibi hususlar ürün sahibinin ekonomik hakları arasında yer alır.

Telif hakları yasasını daha ayrıntılı bir biçimde inceleyecek olursak; Fikir ve Sanat Eserleri yasasının 27. maddesinde geçen “Koruma süresi eser sahibinin yaşadığı müddetçe ve ölümünden itibaren 70 yıl devam eder” cümlesinde eser sahibinin eseri üzerindeki aidiyet hakkının yaşam ve ölüm kriterlerine bağlı olarak 70 yıl olduğunu görürüz. Ama, veritabanlarında herhangi bir değişiklik yapılmadığı sürece bu süre 15 yıl civarındadır. Değişiklik söz konusuysa, değişikliğin olduğu tarih, 15 yıl için milat kabul edilir. “Veri tabanı yapımcısına sağlanan koruma aleniyet tarihinden itibaren onbeş yıldır(Ek Madde 8)”

Ayrıca, telif haklarının kamudaki hiyerarşiyi mümkün kılmak adına kısıtlanması da söz konusudur. Mesela, bir cinayet işlendiği anda suçlunun tespit edilmesine yönelik çekilen fotoğraflar sahibinin müsaade edip etmeme durumuna bağımlı kalmaksızın delil olarak gerekli adli kurumlar tarafından kullanılabilir. Birde, yayınlanan eserlerin eğitim ve araştırma gayesi ile kullanımı konusunda telif hakları yasası uyarınca spesifik bir kısıtlama söz konusu değildir. Örneğin, ben ve arkadaşım üniversitemizin makale sitesini yeniden oluşturduk ve dizaynı açısından kullanımda olan bir sitenin template ini telif hakkı ödemeden sitemize entegre edebildik. Çünkü, maddi bir beklenti içerisinde olmadığımız sadece eğitim ve araştırmaya yönelik bir uygulamanın parçası olduğumuz aşikardı. “Yayımlanmış bir eserin, tüm eğitim ve öğretim kurumlarında, yüzyüze eğitim ve öğretim maksadıyla doğrudan veya dolaylı kar amacı gütmeksizin temsili, eser sahibinin ve eserin adının mutat şekilde açıklanması şartıyla serbesttir (Madde 33)”

Telif hakları ulusal ve uluslararası yasalara tabi tutularak şekillenir. Yani, eser sahiplerinin telif hakkından istifade edebilmesi için telif hakkı yasasının yürülükte olduğu ülkelerin vatandaşı konumunda olması gerekir. Örneğin, Kuzey Kore vatandaşıysanız yayınladığınız bir eserin kopyalanması ve çoğaltılması durumunda talep edeceğiniz maddi ve manevi beklentilerinize karşılık bulmanız yok denilebilecek kadar azdır. Çünkü, Kuzey Kore telif haklarını tanıma konusunda katı bir tutum sergilemektedir. Türkiye’de telif hakları 1951 yılında yürürlüğe giren ve yukarıda bahsi geçen Fikir ve Sanat Eserleri (FSEK) ile tertip edilmektedir. Bu kanun, mali ve manevi olmak üzere iki ana başlık altında eser sahiplerine tanınan haklar dışında, ilim ve edebiyat eserlerini (bilgisayar yazılımları da dahil olmak üzere), müzik eserleri, güzel sanat eserleri ve sinema eserlerini konu edinmektedir. Uluslararası bir mertebeye sahip Bern Konvansiyonu ise yaklaşık tüm ülkelerin telif hakları düzenlemeleri üzerinde söz sahibidir. Çoğu ülke, Dünya Entelektüel Mülkiyet Örgütü Telif Hakları (World Intellectual Property Organization) antlaşmasını tanımaktadır ve içeriği konusunda hemfikirdir. Avrupa Birliği(AB) 2001 yılında telif hakları konusunda AB üyesi ülkeler arasında gerekli balansın sağlanması ve yasaklara gem vurmak adına çıkarılan yönerge taslaklarını 2002 yılında yönetmeliğe dönüştürmüştür.

Telif haklarını şekillendiren yasaların tümünde “Adil ve Dürüst kullanım” şeklinde başlayan sözcük öbekleri barınmaktadır. Yani, telif hakkının sahibinin menfaatleri üzerinde yıkıcı eylemler icra etmeden eserden faydalanmak şeklinde düşünülebilir. Diğer bir anlamda eğitim-öğretim ve kişisel erekler kapsamında kullanım grubuna dahil edilebilir.

Fikir ve Sanat Eserleri kanunun 71. maddesine gore hak sahibinin izni olmaksızın çoğaltılan, dağıtılan ve kiralanan eserlerde başrol oynayan kişiler hakkında bir yıldan beş yıla kadar hapis veya adli para cezası hükmü getirilmiştir. ”Bir eseri,…………kişisel kullanım amacı dışında elinde bulunduran ya da depolayan kişi hakkında bir yıldan beş yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur.”

Biraz da, telif hakkını internetle ilişkilendirerek konuya farklı bir bakış açısı getirmek istiyorum. Günümüzde elektronik yayınların kullanımı giderek hızlı bir şekilde yaygınlaşmaktadır. Beraberinde, doğru orantılı olarak telif hakkı ihlali de artmaya başlamaktadır. Eserlerin, internet gibi sayısal ortamlara aktarılmasıyla geniş kitlelere ulaşması konusunda ince bir çizgi vardır. İnternetteki herhangi bir eser çok kolay bir şekilde çoğaltılabiliyor ve kopyalanabiliyor. Eserlerinin çoğaltılması ve kopyalanması durumunda mağdur durumunda bulunan eser sahibi ise, telif haklarını ihlal eden kişilerin küresel ortamda farklı ulusal kanunlar ile nasıl yargılanması gerektiği sorunsalında ne yapacağını bilmemektedir. Telif hakları, kanımca sağlam bir ekonominin alt yapısı olma yolunda, bilgi teknolojilerinin kullanımındaki artışla ilişkili olarak hızlı adımlarla yol almaktadır. Aslında, istediği bir esere ve bilgiye kolayca ulaşabilmek kullanıcılar için, eserlerini pazarlayabilmek için de yazarlar için internet büyük bir getiri kaynağı olmakla beraber, telif hakları konusunda yazarların ve eser sahibinin hışmına da uğrayabiliyor. Telif hakkı konusunda internetin sahibinin olmaması veya diğer bir anlamda bir şarteli olsa da indirsek şeklinde bir benzetmeyi mümkün kılmadığı için yasal düzenlemeleri zorlaştırması söz konusudur. Ayrıca, internet ortamında, herhangi bir hak tecavüzünde saldırıyı yapanın saptanması ve ifşa edilmesine ilişkin sorunlar bulunmaktadır. Son olarak, internetin özgür bir ortam olarak addedilmesi telif hakları ihlalini kolaylaştırıcı bir unsur olarak sayılabilir. Bu nedenlerden dolayı, hala birçok tartışmaya konu olan bu telif hakkının, internetin söz sahibi olduğu bu günümüzde olumlu anlamda düzlüğe çıkabilmesi zor gibi görünüyor.

Patent konusu da, telif hakları gibi, her ülkenin kendilerine özgü yasalarıyla düzenlenmiştir. Telif hakkının aksine, buluş sahibinin icat üzerindeki patent hakkı genellikle 20 yıl boyunca devam eder ama bazı ülkelerde (Fransa gibi), kamunun çıkarlarına gereğinden fazla hizmet ettiği düşünülen buluşların patent hakkı ise yaklaşık 6 yıllık bir süreyi kapsar. Ayrıca kimi ülkelerde, patent’in sürekliliğini sağlamak adına makul bir miktar ücretin sistemli bir şekilde ödenme mecburiyeti vardır. Bu ücret ödenmediği takdirde, bu buluşun herkes tarafından kullanılma hakkı doğar. Patent’in verilmesi hususunda göz önüne alınan kriterlerden ilki, uzmanların analizleri sonucunda, buluşun daha önceden yapılmamış olduğuna kanaat getirmektir. Türkiyede ki patent uygulaması 1980 tarihinde yürürlüğe giren İhtira Beratı kanunu ile vücut kazanmıştır. Bu kanun, Fransanın patent konusundaki uygulamalarını baz alarak hazırlanmış olup, bazı tarihlerde kanun üzerinde değişikliğe gidilerek yeni bir görünüme bürünmüştür. Bu kanunda, patent başvurusu yapmak isteyen kişilerin Sanayi ve Ticaret bakanlığına müracaat etmeleri gerektiği açık bir şekilde belirtilmiştir. Patentin verilebilmesi için buluşun sanayide kullanılabilitesi, yenilik vasfını sahiplenebilmesi ve uygulanabilir olması gibi değişik ön koşullar aranmaktadır. Başvuranın isteğine bağlı olarak alınan patentin süresi 5,10 ve 15 yıl arasında değişiklik gösterebilir.

Patent, buluş sahibinin, istekleri doğrultusunda, üretilen ürünün satma, ithal etme, üretme ve kullanılma süreleri konusunda söz sahibi kılınmasını sağlar. Ananevi bir jargon içerisinde mülkiyet hakkı olarak da telaffuz edilebilir. Patent, kimyasal bileşikler, araçlar, makineler ve birçok çeşit üretim methodlarının güvence altında tutulmasına imkan sağlar. Patent yasalarının edindiği amaçlar, buluş yapmayı, özgün ve orjinal fikirleri pratiğe dökme babında güvence çerçevesi içinde yapılan eylemin sürekliliğini artırmakta teşvik edici bir rol üstlenmektir. Ayrıca, buluşların teknik açıdan bir süzgeçten geçirilip harmanlanarak, sanayi de kullanıma sunulması sonucunda, ülkelerin teknik, ekonomik ve sosyal gelişim sürecine katkı sağlamaları hedeflenir. Dikkat edersek, gelişmiş ülkelerde ki patent sayısı bu düşüncenin doğruluğunu kanıtlar niteliktedir.

Türk Patent Enstitüsü, başvuru yapan bireye kendi buluşunu mevcut patentler ile kıyaslama imkanı sunarak, farklılıklar ve benzerlikleri idrak edebilme olanağı tanır. Böylece, başvuran kişi yeni bir buluşun oluşumuna katkıda bulunup bulunmadığı yönünde fikir sahibi olur.

Bilimsel teoriler, edebiyat ve sanat eserleri, bilim eserleri, bitki veya hayvan türleri, matematik methodları, keşifler gibi konularda yapılanlar,buluş niteliğinde olmadığı için patent ile güvence altına alınması söz konusu değildir.

Sonuç olarak, ülkemizde hala sorun teşkil eden bir pozisyonda olan ve mantık çerçevesi içerisinde kurgulanması ve düzenlenmesi gerektiğine inandığım telif hakkının tam anlamıyla randımanlı bir şekilde kullanıcılara ve eser sahiplerine hak ve hukukun gerektirdiklerine bağlı kalarak hitap edebilmesi için uzun yılların geçmesi gerektiğini düşünüyorum. Mesela, Türkiye de telif hakkı dendiği zaman ilk akla gelen kavramlardan biri müzik endüstrisidir. Türkiye’de en sıkı uygulaması müzik eserlerinin mekanik çoğaltılmasında görülür. Bir müzik eserini meslek birliklerine telifini ödemeden, çoğaltıp ticari ortama koymak için gereken bandrolü alamazsınız. Oysa sinema eserini vcd, dvd vb. olarak çoğaltmak için yönetmen, senarist ve besteciden noter onaylı muvaffakatnameniz varsa telif melif ödemeden istediğiniz sayıda çoğaltacak bandrolü alırsınız. Bu, Türk kanunlarının sinema eserini müzik eserinden farklı bir kefeye koymasından dolayıdır. Burada, telif kanunundaki müzik eseri çoğaltma maddesi filmin müziğini de kapsamakta iken, diğer bir maddede sinema eseri ayrı tutulmuş ve çoğaltımı ayrı bir düzenlemeyle meslek birlikleri yerine direkt olarak kültür bakanlığının kontrolüne verilmiştir. Bu yüzdendir ki içinde 20 besteci bulunan bir filmin vcd çoğaltımı için yalnızca jeneriğini besteleyen kişiden alınacak muvaffakatname yeterli görülmektedir. Böylece son derece haksız ve dünyada eşi görülmemiş bir korsan uygulama yasal yoldan sürmektedir. Gazetelerin verdiği vcd’lerin yasal ama bu kadar ucuz olmasının nedeni budur. Yani vcd/dvd çoğaltım telifleri olması gerektiği gibi ödenmemektedir. Kitap çoğaltımında da ilgili meslek birliğinin kontrolü aranmamaktadır. Yani beyana dayalı sınırsız çoğaltma yapılabilmektedir. Üstelik müzik çoğaltma bandrolü yalnızca fabrikalara kotrollü olarak sayıyla verilirken kitap bandrolü yayımcının eline takdim edilmektedir. Yazardan muvaffakatname bile istenmemesi şaşırtıcıdır. Tüm bunlar, ülkemizdeki telif hakkı kanununun sağlam temeller üzerine oturmamasını ve hissedilen çarpıklığını gözler önüne seriyor. http://www.mesam.org.tr sitesinin aldığı hitlerin azlığından da halkımızın telif hakları sözcük öbeğine bakış açısı hakkında gerekli fikirleri edinebiliriz.

Patent konusunda ise olumlu ve olumsuzluk örneklerle yazıma son vereceğim. Bir firmada çalışıyor ve gen araştırması yapıyorsunuz, gen dizilişlerinden hastalıkları teşhis etmeye çalışıyorsunuz. Sonra kanser testinde kullanılabilecek bir dizilim buluyorsunuz. Bu bulduğunuz gen dizilimini bir güzel patentliyorsunuz ve böylece, insan vücudunun kodları bir firmanın mülkiyetine geçmiş oluyor. Sonra ne oluyor ? Ben kanserle ilgili araştırma yaparken bu dizilimi kullanacaksam eğer, bulan firmaya patent hakkı ödemek zorunda kalıyorum. Burada anlatmak istediğim, bu konu insanlik ve gelişim açısından faydadan cok daha fazla zarar getirebilir. Örneğin, herhangi bir sektörde çoğunlukla rekabeti engelleyerek tekel olmaya çalışmak, zeka ve çalışkanlık ile bükülemeyen bilekleri mahkeme yoluyla bükmek, ilaç sektörüne başka üreticilerin girmesini engelleyerek ilaç fiyatlarını yüksek tutma amaçlı kullanılabilir. Patentlerin, gelişim ve ilerleme adına insanların hayatlarına sekte vurduğu tartışmasızdır. Ayrıca, adı üzerinde bir hak olduğu için, emeğe saygı klişesi altında, fikirlerin yaratıcılarına gerekli değeri maddi ve manevi açıdan verebilmek adına oluşturulmuş bir kanunlar bütünüdür.

Referanslar

Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) : http://www.mevzuat.adalet.gov.tr/html/957.html

Acun, Ramazan. “İnternet ve Telif Hakları”, Bilgi Dünyası,

Acun, Ramazan. “Yeni Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu“, İLESAM Bülteni,

Karaahmet, Erdoğan. “Bilgi Kaynağı Olarak Patentler, Markalar ve Türk Patent Enstitüsü,” Türk Kütüphaneciliği,

Sağsan, Mustafa.”Sanal alemde hak arayışları: Internet’te telif hakkı sorununun boyutlarına kısa bir bakış”

http://en.wikipedia.org

Uğur Bilgen

Yorumlar (0)

Patent in Music Industry in 2025

Tarihinde 14 Mayıs 2010 Süleyman Dilmen tarafından yazıldı

As all we know, copyright is the set of primary rights given to the author or creator of an original product. Copyright gives some opportunities to the owner of that work such as right to copy, distribute and adapt the work. (Wikipedia, 2010). In the same way, a patent is a legal document that grants its owner, the right to prevent others from any kind of usage, copying and or commercially application without authorization. (European Patent Office, 2007). According to FSEK[1], any kind of knowledge, literature, art of music or cinema etc. is considered as a monument, work of his or her creator/ author (Hukukinet, 2009). One of the most important issues is known/ considered as copyright, but nobody gives its importance as it necessitates. In all most all areas patenting any kind of work becomes more important as time passes. To give some examples, huge precautions are taken to obtain meaningful patents in order to gain power of rivalry in media sector, drug industry, agricultural industry, music industry, weapon industry, automotive industry etc. In this article the future of music industry in terms of patent application.

It might be a good idea to look at the recent history of the music industry. Sony and Philips were the most competitors in the music industry in 1990’s. When Philips built the CD-ROM, Sony built the Minidisc (MD). Nevertheless the MD never replaced, compact disc’s market share, and died in the late 90’s. By 1998 music piracy started on the Internet by developing MP3 format. But, record companies started using watermarks to help prevent piracy. Many companies tried to use legal alternatives to pirated music, but failed (Hunt, A. K. et al., 2008). According to (Hunt, A. K. et al., 2008) studies, music sales graphic was dramatically decreased when looking from wide perspective.

After the digital publication technology pervades, the cost of copying and distribution of any kind of work becomes cheaper because of the increase in the availability of access to the free resources. The most common example of mentioned technology as we know is Internet. Internet makes it possible for the users to copy, share, or download any file without considering copyrights or related constitutions. Some people assert that nobody can stop the file sharing because the widespread usage (Mike, 2005).

However, as (Tonta, 2003) discusses in his article, piracy is not just seeing a document without payment. But it is, hiding any document and sharing with many others without any payment. This is of course is a nightmare for publishers.

Therefore, publishers have to apply for patent to protect their rights. However applying for a patent is not as easy as it seems. It becomes very difficult as time passes to approve a patent in any sector.

According to studies of (Dericioğlu, K. 2010), patent system is an important strategic topic for many countries such as United Kingdom, France, Canada etc. Nevertheless, after Turkey contributed into PCT (1996)[2] and European patent agreement (2000), international and local patent applications are only investigated by European patent office. According to (Ankara patent, 2007), patent approval process is difficult and takes long time. This shows us it is very difficult for many countries including Turkey to approve valuable patents due to patent rivalries of big companies. What is important here is that, big companies generally from big countries determine which patent to be approved. Sometimes they buy others’ patent or create a new patent that is much closer to another approved patent. According to Global Competitive Index, Sweeden, Denmark, and USA are the first competitors and Turkey is the 59th in this index (Eczacıbaşı, 2007). To give an example of patent rivalry, (AP) a federal jury awarded a software company, Eolas Technologies Inc. and the University of California more than $520 million because Microsoft Corp.’s popular Internet Explorer browser infringed on a patent (CBS News, 2003).

Another important issue is that, although it is difficult to approve a patent, there are many unlicensed, useless patents, a research by Bein, D. and his colleagues, shows that over 95% of the patents are unlicensed, and 97% generate no copyright. According to this research the reason is absolutely giant corporations. These foundations have hindered individual inventors to license and/or promote their patents. In other words, many patents became useless because of rapid increase in producing new work and increase in file sharing.

Although it is difficult to predict the future of the music industry one can draw some scenarios. Who could have predicted the MP3 player twenty five years ago? Today, the Internet makes it possible for artists to sell their work directly to the consumer. Or it provides file sharing and downloading free. No one obeys copyrights and no constitution is implemented as it necessitates. According to According to FSEK, (2001) any intrusion of copyright in terms of renting or loaning to the public without written permission of producer, will be punished by 4 to 6 years prison, and 50-150.000 TL (Tonta, 2003). However, I did not see or hear anyone punished because of this type of crime. No one applies any constitution. So nobody is afraid of intrusion of copyrights, although they know consequences of illegal downloading a file. Of course, this makes record companies useless. However, it is obvious that the big record companies will have to make big adjustments. For instance, there are some efforts to stop music piracy with using digital filgrans etc. (Tonta, 2003). Another scenario about stopping music piracy is using decoy files that deliver noise and ‘gotcha’ (Chardant, 2004). Nevertheless, according to a research paper prepared by computer scientists working for Microsoft, the steady spread of file swapping systems and improvements in their organization will eventually make any efforts to stop music piracy useless (BBC, 2002). Approximately 3.000 days has passed after this research and it is obvious that file sharing or downloading from the internet increased and spreaded all over the world. According to (Internet World Stats, 2009) research, Internet usage has increased from 360,985,492 users (2000), to 6,767,805,208 users (2009) in the world. Even in Africa it has increased from 4,514,400 users (2000), to 991,002,342 users (2009).

Therefore, in the light of the information above, I am of the opinion that patent rivalries will become very intensive perhaps one or two more years. However, this will not continue forever and patent passion will end up in many sectors one of which is music industry which is related with copyright law about music file sharing or downloading using Internet. The main reason is absolutely that there is very hyperbolic increase of internet usage and file sharing and or downloading. Computer -which is the main and wide spread supplier of internet- is the best machine in the history of mankind, every day 100 billion clicking is made up, and its web pages provides 55 trillion information connections (Çakmak, 2009). There are three alternatives that could be in the future, one copyright laws will be applied harshly by punishing billions of people, second internet will be end up, third laws will be adjusted into feasible ones that will not include copyright fines, on coming 5000 days. The first two of course is not meaningful and applicable.

References:

Ankara patent website, (2007), Patent Belgesi Alma Süreci, retrieved on 12 April, 2010, available at: http://www.ankarapatent.com/tr/index.php?cat=uzmanlik&cid=23&cmd=detail&p=Patent

BBC, (2002). Efforts to stop music piracy ‘pointless’, retrieved on 13 April, 2010, available at: http://news.bbc.co.uk/2/hi/technology/2502399.stm

Bein,  D. et al. (?), Why is hard to patent an invention, University of Texas in Dallas, USA, http://www.egr.unlv.edu/~bein/pubs/patent.pdf

CBS News, (2003). Microsoft Nailed With $520M Award, By David Hancock, retrieved on 13 April, 2010, available at: http://www.cbsnews.com/stories/2003/10/24/tech/main579855.shtml

Çakmak, Vedat, (2009). Görüş/ Bilginin yolculuğu, Önce Kalite Magazine, retrieved on 13 April, 2010, available at: http://www.kalder.org/images/yayinlarimiz/KalDer%20Temmuz2009.pdf

Dericioğlu, M. Kaan, (2010). Değişen Patent Mevzuatı Hakkında Gelişmeler, Ankara Patent Bürosu Limited Şirketi, presentation at İstanbul Sanayi Odası, on 01.04.2010

European Patent Office, (2007). About patents, retrieved on 11 April, 2010, available at: http://www.epo.org/patents/Grant-procedure/About-patents.html

Eczacıbaşı, F. (2007). Küresel rekabette Türkiye, retrieved on 11 April, 2010, available at: http://www.bilgicagi.com/Yazilar/61-kuresel_rekabette_turkiye.aspx

Internet World Stats, (2009). Retrieved on 13 April, 2010, available at:  http://www.internetworldstats.com/stats.htm

Hunt, A. Kenneth, College, F. L., Mellicker, A., A Case Study Of The Music Industry, pp. 81., Journal of Business Case Studies, available at: http://www.cluteinstitute-onlinejournals.com/PDFs/842.pdf

Hukukinet, (2009). Fikir ve sanat eserleri kanunu, http://www.hukuki.net/kanun/5846.13.text.asp

Mike, Jones, (2005). Australian Screen Education, Michigan, available at: http://www.accessmylibrary.com/article-1G1-138580827/you-cant-stop-file.html

Chardant, (2004). Patents; A technique to help combat the online piracy of music uses decoy files that deliver noise and ‘gotcha’ scoldings, retrieved on 13 April, 2010, available at: The New York Times, http://www.nytimes.com/2004/05/17/business/patents-technique-help-combat-online-piracy-music-uses-decoy-files-that-deliver.html?pagewanted=all

Tonta, Yaşar (2003). Elektronik Bilgi ve Telif Haklari, H.Ü. Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü, available at: yunus.hacettepe.edu.tr/~tonta/courses/fall2003/kut655/telif-2003.doc

Wikipedia, (2010). Copyrights, retrieved on 11 April, 2010, available at: http://en.wikipedia.org/wiki/Copyright

Yorumlar (0)

Doğrusallığın Ötesinde

Tarihinde 14 Mayıs 2010 Pavel Slavov tarafından yazıldı

Aslında ben de bu sürecin tamamını yaşama şansına sahip olmasam da gelinen noktaya hayranlıkla bakmaktayım. Belki de yeni nesiller için bunlar hiç de şaşırtıcı gelişmeler değildir. Belki de günümüz gençlerinin doğdukları anda içinde bulundukları dünyanın dinamikliği her geçen gün arttıkça, her gelen yeni nesil de bu dinamikliğe daha hızlı adapte olabildiğinden, bu gelişmelerin hiçbiri onlar için ilgi çekici değildir. Ve belki de onlar için sadece bundan sonra yaşanacaklar önemlidir. Evet, Kevin Kelly’nin söylediği gibi, internet çağının beş bininci gününü geride bıraktık, peki acaba bundan sonraki beş bin gün bizlere ne sunacak (2007 EG Conference)?
Üniversite kullanımından çıkıp da genel kullanıma yavaş yavaş açılmaya başladığında internet, sunucu ile istemci yani kullanıcı arasındaki bilgi akışından meydan gelen statik bir yapıya sahipti. Kullanıcı, sadece kendisine sunulan içeriğe ulaşabiliyordu. Zamanla yaygınlaşan internet ağı, kullanıcıların aldıkları bilgiyi kendilerine göre kişiselleştirmeye, özelleştirmeye başladıkları ve sunuculara yani içeriği aldıkları sitelere doğrudan olmasa da geribildirimler aracılığıyla katkıda bulundukları daha dinamik bir yapıya kavuştu. Bu yapıya 2004 yılında Tim O’Reilly tarafından Web 2.0 adı verildi.

Web 2.0 ortamı aslında blogların, anlık durum bildirimlerinin, mesajlaşma ağlarının, wikilerin, yorum yazılabilen, fotoğraf ile vidyo paylaşılabilen sitelerin, sosyal medya ve dosya paylaşım sitelerinin dünyasına işaret ediyor. Şubat 2010 itibariyle 300 milyona yakın web sitesi, 2 milyar dolayında internet kullanıcısı ve oluşturdukları muazzam trafiğe şahit oluyoruz. Günde 500 milyon, saniyede 600 ve toplamda 10 milyardan fazla tweet;  iTunes’tan indirilen 10 milyardan fazla şarkı; Google’da indekslenen 13 milyar sayfa. Bu istatistiklerin hepsi son iki yıldaki inanılmaz bir ivmenin sonucu oluşan verilerdir. Uzmanların görüşüne göre de bu ivme gittikçe hızlanacak, kullanıcılar yani bahsi geçen genç nesiller, dinamiklerini daha da arttırarak, daha hızlı alışkanlık değiştirdikçe, birbiriyle yaptıkları paylaşımlar sonucu internet teknolojisi de kaçınılmaz bir değişime gidecektir. Aynı uzmanlara göre Web 2.0 çağı, 2010 yılıyla birlikte bitecek ve semantik web, yani Web 3.0 dönemine girilecek. Yeni dönemle beraber günümüzde en çok tıklanma kategorisindeki Facebook, Twitter, Google gibi siteler, eğer yeniliklere ayak uyduramazlarsa, yok olmaya muhtaç gözükmektedirler ki kullanıcı profilinin sürekli değişen alışkanlıkları da bunu doğrular nitelikte.

Web 3.0 ya da Sematik Web kavramı esasında önemli bazı konuları günyüzüne çıkarıyor. Kontrolsüz gelişim ve sürekli değişim sonucu doğan bugünkü “Internet Cumhuriyeti”ne yakından baktığımızda kullanışsız, içi boş, yanlış hatta tehlikeli içerikle dolup taşan bir “bilgi” deposunu görüyoruz. Herkesin kişisel internet sitesine sahip olabilmesiyle ve bilgi paylaşmanın çocuk oyuncağına dönüşmesiyle giderek vahimleşen bu durumun kendi kendine ürettiği çözüm olarak düşünebiliriz, önümüzdeki 5000 gün içerisinde tanık olacağımız Anlamsallık Çağı’nı. Artık ortamda bulunan “bilgi”ler algoritmik süzgeçlerden geçecek ve yapay zeka yardımıyla anlamsallaştırılıp sadece doğru, gerekli ve kullanılabilir olanlar ön plana çıkacak. Bu alanda, yurtdışında Hakia arama motoru, ülkemizde ise Marro.ws sosyal, içerik saklama aracını örnek olarak göstermemiz mümkün.

Semantik akımla beraber Yapay Zeka konusunda çok ciddi ilerlemeler gözlemliyoruz. Bir yandan bilhassa Japonya’da üretilen robotlar, diğer yandan XBOX, PlayStation 3, Nintendo Wii gibi oyun konsolları ve çeşitli yazılım firmalarının her yıl yenilediği oyun geliştirme motorları matematiğin ötesinde fizik kanunlarını da 0-1’ler dünyasına entegre etme konusunda epey mesafe katetmeye başladı. Artık oyun grafikleri son derece gerçekçi ve sanal karakterler senaryonun dışına çıkabilecek rastgele hareketleri yapabilme kabiliyetini veren zekaya kavuşuyorlar.

Olaya farklı bir açıdan yaklaşacak olursak, İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren son 70 yıldaki politik akım ve dalgalanmaların, özellikle de ideolojik çatışmaların teknolojinin gelişiminde hızlandırıcı etkisine rastlarız. SSCB’nin Küba üzerinden ABD’ye yönelik askeri manevraları DARPAnet’in, hippi akımının ivmesi Internet ortamıda fikir özgürlüğü hareketlerinin doğuşuna öncülük etmiştir (Turner, F., From Counterculture to Cyberculture: Stewart Brand, the Whole Earth Network and the Rise of Digital Utopianism, 2006). Buna benzer gerçeklerin, sonraları, birbirine bağlı milyonlarca bilgisayar ve milyarlarca kullanıcının Sosyal Medya dedikleri bir platforma dönüşeceklerini söyleselerdi acaba kim inanırdı? Peki şimdi Eagle Eye, Matrix, Equilibrium, Minority Report, Deja Vu gibi Hollywood yapımlarına bir de bu bakış açısıyla bakmamızı tavsiye etsem?

Hesap makinasının icadından, bilgisayarın günümüzdeki haline kadar insanoğlu, kendi yapabildiklerini kolaylaştırıp hızlandırmak, yapamayacağı kadar karmaşık işleri de yaptırmak adına sürekli bir araştırma-geliştirme arzusuyla yanıp tutuşmuş ve metal-silikon anamaddeli cansız varlıklara “can” vermenin yollarını aramıştır, aramaktadır. Bunu yaparken icat ettiği ve yukarıda da bahsi geçen teknolojiler acaba sadece fayda mı sağlamışlardır? Yoksa günlerce aralıksız bilgisayar başında oyun oynayıp aniden ölen gençlerin, aradığını sanal alemde bulamayınca intihar edenlerin, çeşitli sitelerden edindikleri bilgilerin bazı çevrelerce zararlı görülmesi sonucu toplumdan dışlananların ve fiziksel dünyada yapmayacağı şeyleri siber alemde rahatlıkla gerçekleştirenlerin içine düştüğü durum bütün teknolojik ilerlemelerin kaçınılmaz yan, fakat çoğunluğu etkilemeyen azınlığa olan etkileri midir?

Sizce de insanoğluna kesin ve doğru sonucu vermek amacına yönelik tasarlanmış olan bilgisayarlar, siber alem ile fiziksel alem arasındaki çizginin bulanıklaşıp neyin gerçek neyin hayal, neyin doğru neyin yanlış, kime göre eğri kime büğrü olduğunu görmemizi zorlaştırma noktasında değil midir? 2010lu yıllarla birlikte yaşayacağımız teknolojik yenilikleri ve doğrusal yerine üstel olarak gelişen internet dünyasının yaratacağı etkileri acaba SİZ nasıl hayal ediyorsunuz?

Pavel Slavov
Nisan 2010
www.pavelslavov.com

Yorumlar (3)

Internette Paylaşımın Sosyolojik Boyutları

Tarihinde 10 Mayıs 2010 Soyhan Beyazıt tarafından yazıldı

İnternet üzerinde paylaşmanın sosyolojik olarak değerlendirmesini yapmadan önce insanlığın tarih boyunca, özellikle internetten önce nasıl paylaştıklarını ve paylaşmanın nedenlerini vermek internet üzerinde paylaşmayı anlamakta bize yardımcı olacaktır diye düşünüyorum. “Paylaşmak” kelimesinin sözlük anlamını vermek istiyorum öncelikle. Paylaşım kelimesinin birkaç sözlük anlamı bulunmaktadır bunlardan biri; aralarında bölüşmek, pay etmek üleşmek olarak geçmektedir, TDK kurumunun sözlüğünde.

İnsanlığın yeryüzünde yaşamaya başlamasından itibaren her an paylaşım kavramı insanlığın hayatında idi. Âdem ile Havva bir elmayı yemenin günahını paylaşarak cennetten kovuldular, sonra dünyada bir hayatı paylaşmaya başladılar yaşadıkları ortamı paylaştılar, aldıkları nefesi yedikleri yemeği, içtikleri suyu paylaştılar. İlk insanlardan başlayarak her zaman dilimi içerisinde insanlar bir toplum olarak yaşamışlardır ve toplum olarak yaşamak için gereken en elzem şey ise ortak bir şeyler olması gereklidir. Beraber yaşayan insanların buldukları ortak noktalarda paylaştıkları şeyler olacağı da aşikârdır. Bu ortak noktalara örnek vermek gerekirse, bir toplum bir dili paylaşabilir, ihtiyaçları için bir ırmağı paylaşabilir, ulaşım için bir yolu paylaşabilir. Bu örneklere daha nicelerini ekleyebiliriz. Bireylerin paylaşabilmesi için ortak noktaları olması gerekir.

Yazıya başlarken paylaşmanın internetten bağımsız olarak tanımını yapmak ve internetten bağımsız olarak örnek vermek internetten paylaşmanın sosyolojik boyutlarını anlamak için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Önemli çünkü interneti gerçek hayatın bir yansıması olarak görüyorum. Gerçek hayatın hızlandırılmış ve sanallaştırılmış hali bence. Bunu düşünmekte bazı gerekçelerim var tabi ki; mesela bir program yazarken özellikle nesne yönelimli programlamayı benimseyerek yazıyorsak bu programı ilk öncelikle o programın içinde rol alacak olan nesneleri belirleriz ve o nesnelerin gerçek hayatta ne gibi özellikleri olduğunu programımızın algoritmasına taşırız. Bu örnek benim bunu düşünmem için yeterli oluyor tabi ki başka kanıtlar da gösterebilmek mümkün ya da tam tersini savunmak ta.

1990’da, Tim Berners Lee CERN’de yaptığı araştırmaları ve deneylerin sonucu herkesle rahatça paylaşabilmek için HTML i bulduğu andan itibaren internetin artık eski internet olmayacaktı. İnterneti bugünlere getiren ve yeni bir dönemi başlatan HTML “paylaşma” olayını özellikle bilgi paylaşımını daha hızlı ve okunabilir hale getirmek için geliştirilmişti. 2000lerin başından itibaren özellikle web teknolojilerindeki gelişme hızının artması ve yeni eğilimlerin ortaya çıkmasıyla yeni bir dönem başlıyordu. İlk olarak 2004 yılında O’reilly yayınevinin kullanmaya başladığı “web 2.0” terimi internet ortamında bir çağın kapanıp başka bir çağın açıldığının habercisi oldu. Web 2.0 a kadar bilgi sadece tek taraflı bir biçimde iletiliyordu şöyle ki: bir kişi bir web sitesi kurar, kurduğu web sitesine kullanıcıya aktarmak istediği bilgiyi koyardı, aynı Tim Berners Lee’nin yaptığı gibi. Ancak web 2.0 trendlerinin internet ortamında yaygınlaşmasıyla beraber bilginin akış yönü iki taraflı olmaya başladı. Yani artık kullanıcılar kendi içeriklerini internet üzerine koyabiliyorlardı hem de hiç HTML ya da diğer bir dil bilmeden.

Web 2.0 dan bahsetmişken onunla birlikte neler hayatımıza girdi sıralamak gerekir.Facebook, twitter, flickr, ekşisözlük, wikiler, bloglar ve buna benzer daha binlerce servis ile artık interneti kullanıyor olduk. Bu saydığım sitelerin hepsinin ortak özelliği içeriğini kullanıcılarının kendisinin oluşturduğu siteler olması yani eğer onu kullananlar olmasa bu sitelerin hiçbir bir anlam ifade etmeyecektir. Bu saydığım sitelerin asıl amaç, eğer bir kullanıcı internet ortamında bir şey paylaşmak isterse bunu kullanıcıya kolay bir şekilde yaptırmak, hala Mr. Lee’nin o ulvi amacı doğrultusunda ilerliyor internet ve internet kullanıcıları.

Facebook,twitter, flickr gibi örneklerde insanlar kendileriyle ilgili bilgileri, nerde olduklarını, ne yaptıklarını, fotoğraflarını paylaşıyorlar. Paylaşıyolar ama neden? Bunun cevabını bir örnek üzerinden değerlendirmek hem daha kolay hem de anlaşılır olacaktır. Benim değerlendirmek istediğim Facebook olacak. Mark Zuckerberg ve birkaç arkadaşı ilk siteyi kurarken asıl amaçları Harvard da okuyan arkadaşlar arasında iletişimi kolaylaştırmak ve aralarında bilgi paylaşımına olanak sağlamaktı. 400 milyon aktif kullanıcı sayısıyla bir yurt odasından büyük bir mecraya dönüşmüş olması sosyolojik bir incelemeye konu olabilecek bir site olduğunu göstermektedir.

Yıllara göre kullanıcı artışını gösteren grafik

2004 yılından günümüze gelene kadar kullanıcı sayısında muazzam bir artış gösteren Facebook nasıl yaptı da bu kadar kitleyi kullanıcısı olarak veritabanına kaydetmeyi başardı. Aslında yaptıkları şeyin çok basit olduğunu düşünüyorum. Önceden bahsettiğim üzere eğer bireylerden bir topluluk oluşturmasını istiyorsanız bir şeyler paylaşmasını istiyorsanız onlara ortak noktalarının varlığını göstermeniz gereklidir. Eğer ortak noktaları bir şekilde ön plana çıkartabiliyorsanız topluluklara yeni katılımlar olacaktır. Yazının geri kalan kısmında Facebook bu ortak noktaları nasıl ön plana çıkartıda kullanıcılar tarafından tercih edildi.

Facebook’un ortak noktaları nasıl yakaladığına geçmeden önce bir fikri de paylaşmak istiyorum. Var olan bir topluluk içerisinde eğer bir şey yapmaya başlanıyorsa durgun suya düşen bir su damlası misali giderek insanları içine alan bir etki yapacaktır. James Surowiecki de Wisdom of Crowds adlı kitabında bundan bahsetmektedir. Kitabının bölümlerinden birinin başlığı aynen şöyle:”Monkey see, Monkey do: Imitation, Information cascades and Independence”. Bu başlıktan da anlaşılacağı gibi bu 400 milyonluk kullanıcıların arasında “neymiş şu facebook bir bakayım” diyerek kaydolan kullanıcılar da azımsanmamalıdır diye düşünüyorum. Ancak insanlara böyle dedirtebilmek içinde ilk başta bahsettiğim ortak noktaları cilalamaya başlamak lazım.

Facebook ilk olarak Harvard üniversitesi insanlarının üye olarak bir topluluk oluşturması için açılan bir site idi. Bu devin ilk parlattığı ortak nokta üniversite. Aynı üniversitede okumanın bir topluluk oluşturmak için yeterli bir payda olduğunu düşünmüş facebook kurucuları. Ancak 2004 yılının sonlarına doğru “group” uygulamasını devreye almışlar. Group uygulaması ile beraber insanları daha özel noktalarda bir araya getirip daha çok insanı kendi bünyesine katmak ve daha çok üyenin kendi iletişim bilgilerini, resimlerini, videolarını ve daha bir çok metayı paylaşmasını amaçlamışlar. Üniversite ortak noktasından sonra group uygulamasıyla insanları daha küçük toplumlara bölmüş facebook. Üniversite ve group ortak noktalarını parlatarak 1 milyon aktif kullanıcı yakalamış 2004 sonunda.

2005 yılı ile beraber facebook üniversite portföyünün yanında liseleride katarak yeni ortak noktalar yakalama çabasına girişti. Artık insanların topluluk oluşturması için başka bir neden vardı. Robert kolejliler ya da Kabataş liseliler gerçek hayatta kendilerine nasıl bir topluluk olarak yer bulabiliyorlarsa facebook üzerinde de yer bulabileceklerdi ve kendi dahil oldukları topluluk özelinde paylaşım yapabileceklerdi. 5.5 milyon kullanıcıya ulaştı yıl sonunda tabi bu 5e katlamanın en önemli sebeplerinde biri de ulusaldan uluslar arası servis haline gelmesiydi.

2006 da facebook kullanıcılarının iş toplulukları oluşturabilmesini sağladı. Diğer bir ortak nokta yakalama şansı verdi kullanıcılarına. Bunun yanı sıra aynı yıl içerisinde “share” özelliği ile internet üzerindeki bilgileri rahatça facebook üzerinde paylaşma kolaylığını yürürlüğe koydu. Facebook kullanıcılarına sadece ortak nokta bulmakla kalmıyor aynı zamanda bilgi paylaşımını en kolay hale getirmeye çalışıyordu. Eğer bilgi paylaşımını ne kadar kolay hale getirirseniz kullanıcılarınızın onu paylaşma dürtüsü o kadar artacaktır. 2006 nın sonuda 12 milyon aktif kullanıcı ile çoğu Avrupa ülkesinde daha büyük bir topluluğa dönüşmüştü facebook. İçinde başka özellikleri ile birbirinden ayrılan başka toplulukları barındıran büyük bir topluluk.

Facebook bundan sonrada gelişmesine ve büyümesine devam etti ve 400 milyon kullanıcılık bir veritabanına ulaştı. Daha fazla facebook ile ilgili bilgi vermenin gereksiz olduğunu düşünüyorum çünkü facebook kendi ekosistemine bu ivmeyi nasıl verdi ve bu topluluk oluşturma kavramını nasıl kullandı onu göstermek yeterli.

Özetlemek gerekirse insanların paylaşma dürtülerine sahip olabilmeleri için başka bir deyişle bir şeyleri paylaşmak istemeleri için bir topluluk içinde yaşıyor olmaları ve o yaşadıkları toplum içinde paylaşmaları gerekir. İnsanların topluluk oluşturabilmeleri içinde facebook’un oldukça faydalandığı ortak noktaları insanlara gösterebilmek gerekir. Forumlarda bunlara iyi bir örnek olabilir, belirli bir konu etrafında insanların kendi düşüncelerini, bilgilerini yazdığı bir ortamda oluşturulan sanal topluluk. İnsanlar bilgiyi öyle veya böyle paylaşıyorlar ama gelişi güzel bir biçimde değil belli sınırlar içinde, belli ortak noktaların sınırları belirlediği topluluklar içerisinde.

Kaynakça

Alag, S. Collective Intelligence. Greenwich: Manning.

Facebook istatistik. (2010, Nisan 15). Nisan 15, 2010 tarihinde Facebook: http://www.facebook.com/press/info.php?statistics#!/press/info.php?timeline adresinden alındı

Surowiecki, J. (2004). Wisdom of Crowds. London: Abacus.

Yorumlar (0)

İnternet’le Paylaşmak

Tarihinde 10 Mayıs 2010 umit.aslan tarafından yazıldı

Nicholas Negroponte,[1] “Okullarımızda en sık rastlanan ve en üzücü olaylardan birisi de çocukların Word, Excel ve PowerPoint kullanmak için eğitilmesidir. Bunu canice buluyorum çünkü öğrenciler ofis otomasyon uygulamalarını kullanmak yerine yeni şeyler üretmeli, iletişim kurmalı, araştırmalı, keşfetmeli ve paylaşmalılar.”[2] sözleriyle okullardaki eğitimin günümüzün yaşam biçiminin gerisinde kaldığını söylerken aslında internetin de yaşantımızı nasıl değiştirdiğine ışık tutuyor. Web’in ilk halleri televizyondan veya radyodan farksız, insanların çoğunlukla alıcı oldukları bir ortamdı. Sonradan ortaya çıkan Web 2.0 ise, bilgiye erişimin çok ötesinde, birçok anlamda yaşantımızı değiştirdi. İlk zamanlarda internetteki yegâne sosyalleşme araçları chat odaları ve e-mail iken “paylaşmak” yeni sosyalleşme aracına dönüştü.

İnsanlar kişisel bilgilerini, fotoğraflarını, videolarını, yaptıkları sanatsal çalışmaları ve hatta dakika dakika ne yaptıklarını internetten paylaşıyorlar, bu sayede hâlihazırdaki dostlarıyla ilişkilerini pekiştirirken bir yandan da yeni arkadaşlar ediniyorlar. Sosyalleşmek için paylaşmanın yanında bilgiyi de paylaşmak artık hayatımızın vazgeçilmezlerinden. Bir yandan bizde olan bilgileri internette paylaşırken, yine bizim gibi sıradan insanların paylaştıkları bilgilerden faydalanıyoruz. Sanatsal üretim[3] ise bu paylaşma kültürüyle birlikte kendine çok yeni ve güçlü bir ortam oluşturmuş durumda. Artık albüm çıkaracak parası olmayan müzisyenler yaptıkları şarkıların bir kaydını internete yükleyerek milyonlarca insana çok kısa sürede erişebiliyorlar. Kısacası internetin yaşam tarzımızı ve kültürümüzü nasıl etkilediğini en çarpıcı biçimde ortaya koyan bir anahtar kelime bulacaksak o da kesinlikle “paylaşım”dır.

Paylaşmanın neden bu kadar ön plana çıktığını, insanlar arasında nasıl yeni bir bağ kurduğunu ve toplumun dinamiklerini nasıl değiştirdiğini anlamak için işe öncelikle geleneksel anlamda, internet öncesi dönemde “paylaşmak” fiilinin ne anlama geldiğini ve günümüzde nasıl bir dönüşüm geçirdiğini irdeleyerek başlamak istiyorum. Fiziksel olarak paylaşmak “insanların sınırlı bir kaynağı aralarında pay etmesi”[4] olarak açıklanabilir. Örneğin yiyeceğinizi birisiyle ya da birileriyle paylaşırsanız size daha az bir miktar kalır. Bu da çoğu zaman insanların tercih etmedikleri bir durumdur. Öte yandan, internet çağı öncesinde, bilgi de çoğu kişi tarafından paylaşılarak azalacağı düşünülen bir olguydu. Ortaçağ’da Kilise İncil’i yüzyıllarca insanlarla paylaşmadı. Bilim’in ürettikleri Akademi’nin dışına çok dar çerçevede çıkabildi ve sanatsal üretim daha çok elit bir kesimin zevki olarak kaldı. Akademisyenler bilgiyi de sınırlı gördüler ve paylaştıkları zaman kendilerinden bir şeyler yitireceklerini düşündüler. Matbaa’dan önce de yazı, kâğıt ve mürekkep vardı fakat insanların yazılı eserlere ulaşımı zor ve kısıtlıydı. Benzer biçimde internetin ilk dönemlerinde de bilgiye erişim kolay ama üretim ve paylaşım meşakkatliydi. Nasıl ki matbaa’nın icadı Rönesans ve Reform hareketlerine zemin hazırladı[5], Web 2.0 da “paylaşım” hareketine zemin hazırladı.

“Paylaşım”ın belki de en önemli özelliği insanların bilginin paylaşarak azalmadığını, aksine arttığını fark etmeleri oldu. Sadece akademik bilgi değil, kişisel bilgiler de bu duruma tâbi. Evet, Wikipedia’da, inanılmaz bir şekilde, tamamen gönüllü katılımla çok büyük bir ansiklopedi oluştu. O kadar büyük bir bilgi kaynağı ki bu, internetin en çok ziyaret edilen “altıncı” adresi. Ama ikinci sırada başka bir tanıdık Facebook, üçüncü sırada Youtube, yedinci sırada Blogger ve on ikinci sırada da Twitter var. Bu sitelerin arasındaki sıralarda ise Google, Yahoo, Bing(ya da Live), Baidu gibi sizi bu adreslere yönlendiren arama motorları var. [6]

İnternet artık demode tabiriyle “bilginin paylaşıldığı büyük bir kütüphane” olmaktan çok daha öte, -Ali Kırca’nın tabirine de atıfla- “hayatın paylaşıldığı” bir mecra. Çünkü insanlar paylaştıkça karşılığını aldıklarını görüyorlar. Bir yandan Wikipedia’ya yazarken, bir yandan da başkalarının yazdıklarından faydalanıyorlar. Youtube’u sadece video seyredip eğlenmek, başkalarını takdir etmek için değil, kendilerini de göstermek ve toplumdan takdir toplayabilmek için kullanıyorlar. Dostlarıyla gündelik hayatlarını paylaşırken, onlardan da bunun karşılığını alıyorlar, daha çok yakınlaşıyor ve dostluklarını pekiştiriyorlar. İnternet artık bir araç, bir uzantı olmaktan uzaklaşıyor ve hayatla bütünleşiyor. Özel hayatın gizliliği, bu gizliliğin korunmasının gerekliliği ve bunun nasıl yapılabileceği uzun zamandır tartışıladursun insanların bunu beklendiği kadar önemsemediği açık. Aksi takdirde bir kadın doğum yaparken aynı anda elinde IPhone’uyla Twitter’a olan biteni an an yazabilir miydi?[7] Ya da bir adam her gün ne yaptığını internet günlüğünde yayınladığı videolarla(vlog) anlatır mıydı?[8]

Öyleyse bu aşamadan sonra ne olacak? Rönesans ve Reform’un getirdiği büyük değişim, bu paylaşım dalgasıyla da gelebilecek mi? Dahası bu değişim iyi ya da kötü yönde mi olacak? Bir yandan bu paylaşım sayesinde toplumlar değişir, dönüşür ve dahası ivme kazanırken bir yandan da terörün güçlenmesi, özel hayatın tamamen ortadan kalkması, vb. sorunlar ortaya çıkıyor. Kevin Kelly’e[9] göre her şeyin bir bedeli var ve ödeyeceğimiz bu bedel de “şeffaflık”.[10] Ben bu düşünceyi bir adım ileri götürmek istiyorum. Bence şeffaflıktan öte, gelecekte interneti içselleştirecek, hayatımızın bir parçası olarak göreceğiz. Beni bu düşünceye iten neden ise internetin televizyon, radyo, telefon gibi iletişim araçlarının çok ötesinde, kendi içinde gelişebilen ve büyüyebilen bir fenomen olması. Üstelik büyüdükçe insanlarla bütünleşen bir fenomen. Bizim kontrolümüzde ama bizden habersizce evrimleşiyor ve etrafımızı sarmaya, hayatımızın her alanına girmeye başlıyor. İlerleyen dönemlerde bunu çok daha fazla hissedeceğimizi düşünüyorum. Şimdiye kadar evlerde, ofislerde ya da bilgisayar laboratuarlarında en iyi ihtimalle üç kilo bir dizüstü bilgisayara hapsolan internet, netbooklar, IPad gibi tablet bilgisayarlar, etkileşimli panolar, akıllı telefonlar vb. araçlar sayesinde daha da özgürleşecek ve bizimle bir anlamda bütünleşecek. “İnternette paylaşmak” terimi de yerini yavaş yavaş “İnternet’le paylaşmak” terimine bırakacak.

Ümit Aslan

umit.aslan[at]boun.edu.tr

REFERANSLAR

Zhang, X.M. and F. Zhu, Intrinsic motivation of open content contributors: The case of

wikipedia, in Workshop on Information Systems and Economics. 2006: Evanston, IL.

Lyndon Kennedy , Mor Naaman , Shane Ahern , Rahul Nair , Tye Rattenbury, How flickr

helps us make sense of the world: context and content in community-contributed media collections, Proceedings of the 15th international conference on Multimedia, September 25-29, 2007, Augsburg, Germany

Martin J. Halvey , Mark T. Keane, Exploring social dynamics in online media sharing,

Proceedings of the 16th international conference on World Wide Web, May 08-12, 2007, Banff, Alberta, Canada

Mani R. Subramani , Balaji Rajagopalan, Knowledge-sharing and influence in online social

networks via viral marketing, Communications of the ACM, v.46 n.12, December 2003

Norris, D. M., Mason, J., Robson, R., Lefrere, P.  & Collier, G.  (2003). A revolution in

knowledge sharing.  EDUCAUSE, September/October, 15–26.

Beer, D. & Burrows, R. (2007). Sociology and, of and in Web 2.0: Some initial

considerations. Sociological Research Online, 12(5), http://www.socresonline.org.uk/12/5/17.html

BBC NEWS | Technology | $100 laptop project launches 2007. (n.d.). BBC NEWS | News

Front Page. Retrieved April 15, 2010, from http://news.bbc.co.uk/2/hi/6224183.stm

Kevin Kelly on the next 5,000 days of the web | Video on TED.com. (n.d.). TED: Ideas worth

spreading. Retrieved April 15, 2010, from http://www.ted.com/talks/lang/eng/kevin_kelly_on_the_next_5_000_days_of_the_web.html

Renaissance – Wikipedia, the free encyclopedia. (n.d.). Main Page – Wikipedia, the free

encyclopedia. Retrieved April 15, 2010, from http://en.wikipedia.org/wiki/Renaissance

Wife Twitter CEO Evan Williams Tweets While Giving Birth: Sara Williams Joins Live Birth

Trend | Technology | Sky News. (n.d.). Sky News, First for Breaking News, Latest News and Video News from the UK and around the World. Retrieved April 15, 2010, from http://news.sky.com/skynews/Home/Technology/Wife-Twitter-CEO-Evan-Williams-Tweets-While-Giving-Birth-Sara-Williams-Joins-Live-Birth-Trend/Article/200908215358551


[1] MIT Media Lab’ın kurucusu ve eski yöneticisi. “Her Çocuğa Bir Laptop” hareketinin kurucusu. http://en.wikipedia.org/wiki/Nicholas_Negroponte

[2] http://news.bbc.co.uk/2/hi/6224183.stm

[3] Burada bahsetmek istediğim profesyonel sanatçıların eserlerini internetten korsan olarak paylaşmak değil, amatör sanatçıların çalışmalarını paylaşarak çok daha geniş kitlelere ulaşabilmeleridir.

[4]http://www.tdk.gov.tr/TR/Genel/SozBul.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA849816B2EF4376734BED947CDE&Kelime=payla%C5%9Fmak

[5] http://en.wikipedia.org/wiki/Renaissance#Spread

[6] http://www.alexa.com/topsites

[7] http://news.sky.com/skynews/Home/Technology/Wife-Twitter-CEO-Evan-Williams-Tweets-While-Giving-Birth-Sara-Williams-Joins-Live-Birth-Trend/Article/200908215358551

[8] http://www.igokcen.com/iGokcen_/Podcast/Podcast.html

[9] http://en.wikipedia.org/wiki/Kevin_Kelly_%28editor%29

[10] http://www.ted.com/talks/lang/eng/kevin_kelly_on_the_next_5_000_days_of_the_web.html

Yorumlar (0)

Ray Kurzweil’den İnternetin Geleceği Üzerine

Tarihinde 06 Mayıs 2010 Soyhan Beyazıt tarafından yazıldı

Yorumlar (0)